Bingöl'ün Sesi Gazetesi Bingöl haberleri

TÜRKİYE’DE ŞEHİRLEŞME, BETON ve DEVLET

‘’Bir zamanlar, Babil şehrinde insanlar göklere erişecek bir kule (Ziggurat) inşa etmek istediler. Bu durumu gören Rab, aşağıya indi ve birbirlerini anlamasınlar diye her birinin dilini farklı kıldı. Ve böylece insanoğlu yeryüzüne dağıldı.’’ ( Mezopotamya halkları ve Tevrat)
Bu makale 03 Mart 2014, Pazartesi 00:34:15 eklenmiş ve 38136 kez görüntülenmiştir.
Yılmaz EKİNCİ /MİSAFİR KALEM

Babil’deki kuleyi inşa edenler gibi aynı lisana sahip olduğumuz halde, birbirimizin meramını anlamayacak kadar birbirimizden kopuk ve şizofren haldeyiz. Bunun sebebini; yaşadığımız “mekan”larda aramalıyız diye düşünüyorum. Çünkü bireyi, kainatı, toplumu ve belli bir perspektifi öncelemeyen her tür mimari özellik, bizi kendimize yabancılaştırır. Kendi doğasına yabancılaşan bir varlık, başka bir mahlukata dönüşür. Değerleri olmayan fakat “sahiplik” ve “haz egosu’nun’’ geliştiği bir bünyede, sağlıklı bir beşeri  ilişki ve şehirleşme de olmaz.

      

Bugün yaşadığımız şehirler, ne geçmiş tarihimize ve ne de bugünkü modern Batı şehirlerine ait unsurları taşımaktadırlar. Eskiden Anadolu’yu gezdiğinizde her bölgenin kendisine ait bir mimari dokusu vardı. Hatta etnik olarak bir Rum’un, Ermeni’nin, Laz’ın, Kürt’ün ve Türk’ün kendisine has bir mimari stili vardı. Müslüman mahallenin mimari özelliği ile gayrimüslim mahallenin mimari özelliğini birbirinden farklı kılan unsurlar vardı.

   

Günümüz dünyasında hacimsel ve sanayileşme verilerine dayanan bir şehirleşme anlayışından vazgeçip; toplumsal, demokratik, ekolojik ve yaşanabilir yeni bir medeniyetin inşasını kapsayacak şekilde yeni bir şehirleşme anlayışına ihtiyacımız vardır.  Artık bu ülkede betona ve binaya yatırım ciddi olarak sorgulanması gereken iki temel konudur.  Beton, uygarlık açısından önemli bir buluştur, ama biz Türklerin elinde korkunç bir silaha dönüşmüştür. Vadilerimizi, nehirlerimizi, bahçelerimizi, kaldırımlarımızı, oturma banklarımızı ve’l-hasılı her şeyimizi betonla hemhal etmişiz. Dünyada bu kadar betonu seven başka bir kavim yoktur sanırım. Bina bakımından bu kadar zengin olmamıza rağmen estetikten bu kadar yoksun mekanlar inşa etme bize münhasır bir durum olsa gerek !..

   

Mekansal yerleşim; topoğrafik yapıya, iklime, güneşe ve rüzgara göre konumlanması gerekirken, ülkemizde bunun yapılmadığını görüyoruz. Böyle olmuş olsaydı şehirlerimiz yazın sıcaklardan kışın da soğuklardan o kadar etkilenmezdi ve bugün sera etkisinden şikayet etmiş olmazdık. Yapılan araştırmalara göre insan psikolojisini pozitif anlamda moral aşılayan iki renk vardır: Birincisi, gökyüzünün maviliği diğeri de yeryüzünün yeşilliğidir. Bugün ne yazık ki yaşadığımız mekanlarda ne yeryüzünün yeşilliğini ne de gökyüzünün maviliğini görebiliyoruz. Yeryüzünü betonla ve gökyüzünü de Babil kuleleri ile kuşatmış durumundayız!

  

  Kapitalist mabetler bugün bizi oldukça cezbediyor. Estetikten mahrum cam ve betondan  müteşekkil  yapılar inşa etmekten hoşlanıyoruz. İnşa ettiğimiz yerlerde yaşlılara ve çocuklara yaşam hakkını tanımıyoruz! Artık yaşlanmaktan korkmuyoruz ve çocuklarımızı sanal fanuslarda ve residanzlarda büyütmekten çekinmiyoruz. Şehrin yoksullarını veya toprağın kovduğu insanları (göçzadeleri) şehirlerin periferisine atmaktan yüksünmüyoruz. Kentsel dönüşüm adı altında rant mekanizmasına dayalı ruhsuz yapılar inşa ediyoruz. Geçmişi, sadece hayal aleminde yüceltip reel hayatta izleri kalmasın diye (Türkiye’de  inşaat sektörü ve TOKİ’nin marifetlerine bakmak yeterli) yüksek kuleler dikiyoruz. Bakmayın, ağlayıp vahladığımıza (!) her şeyimizi sahicilikten uzak bir şekilde örmekteyiz. Bizim sağ ve muhafazakar kesimin geçmişe olan sevgisi platoniktir. Somuta indirgendiğinde yüzeysel bir ilişkinin kurulduğu görülür.

    

Sosyal alanda, mekânsal paylaşmada, bize benzeyenlerle aynı sitelerde ve aynı camilere gitmekten hoşlanıyoruz; fakirle aynı yeri paylaşma ve aynı camide saf tutma artık out oluyor. Beşeri ilişkinin kendisi günümüzde maddi nesnelere sahip olmak ile ölçülüyor. Siyasi temsil, her şeye “evet” diyen dalkavuklara dağıtılıyor. Bilgelik, asalet, onur ve cesaret artık birey için handikap sayılıyor.  Yeni bir insan tipini üretiyoruz modern eğitim tapınaklarında: Pısırık, düşünmeyen ve sonsuz her şeye biat eden bir nesil. İbrahim (as) gibi düşünmeyen, üretmeyen ve sorgulanmayan bir prototip!.. A.Müftüoğlu’nun değişiyle, ‘dindarlığı sefil bir teslimiyetçiliğe, sefil bir statükoculuğa, sefil bir muhafazakarlığa, hiçbir gücü olmayan bir maneviyatçılığa indirgeyen bir nesil yetiştirmekle meşgulüz.’ Bilinmelidir ki, kendi tercihleri olmayan hiçbir birey veya millet özgür olamaz; karar alamaz, sorgulayamaz, başkaldıramaz ve bağımsız bir tavra sahip olamaz. Bütün bu saydıklarımızın “şehirleşme ile ne ilgisi var ?” diyorsanız, ileriye sürülecek ilmi argümanlarımız hazırdır. Şöyle ki; insan kainatın mütemmin bir cüzüdür, ama kainat onun mütemmin bir cüzü değildir. Siz, kainata meydan okuyarak gelişemezsiniz!.. İnsanoğlu toprağa yaklaştıkça mutluluk hormonları artmakta yukarıya doğru çıkıldıkça negatif iyonlarla yüklenmektedir. Bu bir realitedir. Beş kattan fazla kat sayısına müsaade edilmemesi gerekirken, tüketim kültürünün baştan çıkarıcı etkisi en çok bizim muhafazakarları büyülüyor. İnşaat sektörünün getirmiş olduğu tapınak (plaza) sahipliği, değerler dünyasında yeni metaforlara sebep oluyor. Nesneleştiğinin farkına varmayan bir insan, nasıl firavunlaştığının da farkında olamaz.

  

   Yeni bir dünyaya, yeni bir anlayışa ve yeni bir mahalleye ihtiyacımız vardır. Yeşilliğin, toprağın, maviliğin ve diğer canlıların da yaşadığı mekanlara ihtiyacımız vardır. Belediyeciliği sadece konut ve altyapıya indirgeyen verili bir düşünceden kurtarıp,  çevreyi, imarı ve demokrasiyi önceleyen bir yapıya dönüştürmeliyiz. Şehri, alt üst geçitlere indirgeyen, kainatı dışlayan, yeşili belli bir alana hapseden, kendi dışında tüm varlıkları dışlayan; güneşi, toprağı, rüzgarı betonla set çekmeye çalışan imar uygulamalarından acilen vazgeçmemiz gerekir. Yerde ve gökte, fiziksel, kimyasal, biyolojik ve ekolojik dengenin bozulması, insanın kendi elleri ile yaptıkları kötü işler yüzündendir. Kur’an’da bu durum Rum Suresi 41. Ayette teyit edilmektedir. Topoğrafik yapıyla uyumlu, tarihi ve kültürel değerleri kapsayan, ulaşımı kolay, kat yüksekliği belli bir seviyede (ağaçların seviyesini geçmeyecek şekilde) olan, caddeleri simetrik, yeşilliği sadece parklara ve orta refüjlere hapsetmeyen ve nüfus yoğunluğunu belli bir alandan ziyade mekana yayan bir şehirleşme anlayışına ihtiyacımız vardır.

   

  Şehirleşme Türkiye'nin en önemli ve acil sorunudur. İmar düzeninde, parsel bazlı imar anlayışından acilen vazgeçilmeli ve topoğrafik yapıya uygun, sosyal donatılarla birlikte bütüncül imar uygulamalara geçmemiz gerekir. İyi bilinmelidir ki; şehirlerini yaşanabilir kılmayan hiçbir ülke,  hayat standartlarını yükseltemez. Bugün Türkiye’nin en önemli sorunu “gelişme veya kalkınma” değildir. Şehirleri yaşanmaz kılan estetik yapıdan uzak mimarı anlayıştır. Bu anlayış rantı, rant düzensizliği, düzensizlik de kaosu tetiklemektedir. Türkiye, değişim ve dönüşüme kentlerden başlayarak başlamalıdır. Burada yapılması gereken de bellidir. Osmanlı devleti gibi toprakta mülkiyet olgusunu “kullanım hakkı” ile sınırlamalıdır. Mülkiyet sahipliği ile kullanım hakkı iyi düzenlendiği takdirde mülk sahipliği önemsizleşecek ve sistem de otomatik olarak düzgün işleyecektir. Böylece kamulaştırma işlemleri ortadan kalkacak ve ranta dayalı olmayan istikrarlı bir gelişme ortaya çıkacaktır.

   

Özetle; şehirleşmeyi sadece bina ve kat yüksekliğinde gören, yeşilliği parklara hapseden, ulaşımı insanların rahatlığında değil araçlarının nasıl rahat hareket edeceğine göre planlayanlar, özgürlüğü fıtri hayatın kaynağında değil resmi ideolojinin uyumluluğunda arayanlar, liyakati etnik ve hemşehrilik duygusunda ibaret olarak algılayanlar, zenginleşmeyi mal ve mülk sahipliğinde görenler, üretimi insan yaşamını kolaylaştırma ve kalite endeksli değil, rant esaslı olarak gören bir sistematik zihniyet varolduğu müddetçe bu ülkenin çocukları mutlu olamayacaklardır. Şehirlerinde yaşanabilir bir mahalle bile inşa edemeyenler, dünya çapında bir marka üretemezler. Ne yazık ki, şehirleşme konusunda bu ülkede Kemalistler, ultra milliyetçiler ve muhafazakarlar aynı genetik kodlara sahiptirler. Şehirleşmeyi salt bir mühendislik uğraşı olarak görenler yanılıyorlar. Şehirleşme; sosyolojik, psikolojik, ekolojik ve demokratik boyutu olan bir olgudur. Bizde devlet dediğin şey, varlığını milletten almıyor. Günümüz Türkiye’sinde devlet, benim eğitimimi, sağlığımı ve başımı koyabileceğim yaşanabilir konut üretmiyor. Kiraya, eğitime ve sağlığa herkes ciddi miktarda para ödüyor. Devlet dediğimiz aygıt bize rahat bir hayat sunması gerekirken, aksine bize yeni sorumluluklar yüklüyor. Bizim için varolan bir şey (devlet), bizim hayatımızı zorlaştırıyor. Kamu yönetim sistemiz değişmeden yeni bir paradiğmanın bu topraklarda neşet bulması mümkün görülmemektedir. Siyasal yapının üretmiş olduğu her dönemin kendi zenginini üretme hastalığı- ‘nöbetleşme zenginleşme’ ve ‘nöbetleşme fakirleşme’- bu ülkenin kaderi olmamalıdır. Kısacası şehirleşme; ranta ve residanzlara kurban edilmeyecek kadar önemlidir; düzgün ve yaşanılır şehirler inşa edemeyen milletler diğer milletlere örnek olamazlar!  

 

Yılmaz Ekinci

Kamu Yönetimi Uzmanı

 

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...

Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Anket

Bingöl'ün Sesi Gazetesi Bingöl haberleri
© Copyright 2017 Bingöl Haber bingölunsesi haber bingöl Gazete . Tüm hakları saklıdır. Bu site bingölun sesi Gazetesi Haber ön muhasebe programı bingöl billboard reklam
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Haberleri
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA
Avrupa Haberleri
Amerika Gündemi
Suriye İç Savaş
BİNGÖL HABERİ
bingöl bilgisayar firmaları
bingöl haberleri
bingöl haber