Bingöl'ün Sesi Gazetesi Bingöl haberleri

Bir Gün Köle Olarak Yaşamaktansa, Her Gün Ölmeyi Tercih Ederim!

Tarih nice mücadelelere, savaşlara, zulümlere şahit olup dururken bir de geçmiş zaman sürecinde yaşanan olayların sorumluluğunun kendisine yüklenilmiş olması sebebiyle yorulduğunu hissetmeye başlamıştır.
Bu makale 27 Temmuz 2013, Cumartesi 02:08:53 eklenmiş ve 1281 kez görüntülenmiştir.
Veysel Çeliker

Tarih öyle bir hale geldi ki öyle bir çaresiz ki bir de herkesin kendisini suçlaması onun acısını "içinden çıkılmaz" bir hale getirmiştir. Tarih sayfalarına savaşları, zulümleri yazanların yükünü taşımak istememektedir. Bu yüzden de insanoğlundan nefret etmektedir...

Diğer taraftan çökmemesini yine insanoğluna borçludur. Tam yere düşecek iken kendisine uzanan el insanoğlunun eli olmuştur. Böylece tarih bir taraftan insandan nefret ederken diğer taraftan da ona olan aşkını gizleyememektedir. Onlara öyle bir hayrandır ki en güzel ismi seçip onlara vermiştir, ”Özgürlük savaşçıları”…

Tarih onlara hayrandır, âşıktır. Çünkü onlar özgürlüğü yaşam şekline dönüştürmüşlerdir. Zindanlardan, zincirlerden nefret etmektedirler. Gördükleri her kafesi kırma savaşı vermektedirler. Bir gün köle olarak yaşamaktansa bin kez ölmek daha güzel gelmiştir onlara. Çünkü onlar Özgürlük savaşçılarıdırlar…

Gördükleri her yere özgürlük kelimesini götürürler… Aynı zamanda, insani özgürlüğe o kadar saygılıdırlar ki karşıtlarına hatta düşünsel düşmanlarına dahi özgürlüğün kutsallığı hatırına tahammül etmekte, onların düşünce ve seçimini açıklamasına engel olmamaktadırlar. Onlar şu sözleri söylemektedir, ”Evet, biz sizden nefret ediyor olabiliriz hatta düşüncelerinizi yok etmek için elimize geçen en ufak anı dahi gözetlemekteyiz ama sizin kendi düşüncelerinizi söyleyebilmeniz için, konuşabilmeniz için canımızı vermeye de hazırız…”

İşte bu asil, misk kokan sözcüklerin çocuklarıdır onlar…

Onlardır insanlığı ve tarihi ayakta tutanlar ve onlardır bize insani özgürlüğün hikmetini açıklayanlar…

Ve bizler, tarihin sayfalarını karıştırdığımız zaman zulmü, nefreti, zindanı okumaktan hoşlanmıyoruz. Bu yüzden bazen kitabı sert bir biçimde kapatıyor ve onu okumamaya yemin içiyoruz. Çünkü içinde zulüm vardır, zindan vardır.

Ama içimizdeki o özgürlük aşkı yok mu, burada da peşimizi bırakmıyor. Belki bir özgürlük savaşçısı çıkar da şu kitabı okunur hale getirir, yüreğimizdeki o insani özgürlük zaferini bir kez daha pekişmesine yardımcı olur. Böylece elimize kitabımızı alır, savaşçımızı bekleriz. Çünkü o insanlığın şerefini korumakla kalmayıp, özgürlüğün de asaletini pekiştirecektir.

Ona rastladığımızda hele bir de zafer kazandığına şahit olmuşsak hemen onu kahramanlaştırır ve ölümsüzleştiririz. Çünkü biz bu insanların ölümsüzlüğüne inanmanın asaletine inanmışız…

Peki, karşıdaki özgürlük karşıtına ne oluyor?

İşte tarih bir kez daha sahneye çıkıyor ve ona sayfalarında yer dahi vermiyor. Tıpkı Spartaküs’ü hatırlayan ve onu yücelten tarihin onun düşmanlarının isimlerini zikretmemesi gibi. Evet, bir tarafta insani özgürlüğe kendini adayan Spartaküs diğer tarafta insanı köleleştirme sevdası içinde olan Özgürlük karşıtları...

Tüm bunların sebeplerine gelince, doğrusu insan zulümden, esaretten, kölelikten, ellere ve ayaklara takılan zincirlerden, dört duvarı olan zindanlardan, zorunluluklardan kısacası özgürlüğü esir etmek ve hareket etmemesini sağlamak isteyen her şeyden ve herkesten bıkmıştır. Bu yüzden de nefret etmiştir onlardan.

Onlar özgürlüğümüzü bizden istediler ama bizler vermedik bunun üzerine aşkımızı satın almak istediler ama yine başaramadılar. Önümüze maddi servetler yığdıkları halde yine de büyük bir mesafe kat edemediler. Bizim özgürlük aşkımız onların maddiyatını aşağıladı ve elinin tersi ile etti. Bunun üzerine özgürlük aşkımızı tehdit etme yoluna giriştiler. Ya özgürlüğün ya canın, dediler. Ama bilmedikleri bir şey daha vardı. Can, özgür olmaksızın asla yaşamayı kabullenemezdi. Nitekim öyle de oldu. Tüm baskı, tehdit ve işkencelere rağmen özgürlük yenilgiyi kabul etmedi. Onu tutsak ettiler, dört duvar arasına soktular, köle yaptılar ama karşılarında çok büyük bir aşk gördüler.

Tüm bu kanıtlara ve yaşananlara rağmen savaşın galibinin Özgürlük olduğunu söyleyemiyorum. Çünkü savaş halen devam ediyor. Bir tarafta asil savaşım veren Özgürlük diğer taraftan Özgürlük karşıtları. Özgürlük kazandı, diyemiyorum ama özgürlük kazanacaktır diyorum. Çünkü biz insanız ve insan olmanın bireye ve topluma verdiği en büyük yük özgür bir birey olma yüküdür. Bu sebeple insan bu savaşı kazanmak zorundadır ve kazanacaktır.

Keşke, Özgürlüğü karşıma alabilip onunla konuşabilseydim. O zaman ona şunları söylerdim:


“Merhaba sana kutsal özgürlüğüm, merhaba sana onurlu direnişim ve yine merhaba sana yüce özgürlük. Sana bu sözcükleri söylemek için nice zorluklardan, nice zulümlerden geçmek mi gerekiyormuş? Seni basit bir kavram olarak gördüğüm için senden özür diliyorum. Ne olur beni affet. Seni şimdi anlayabiliyorum. İsmini anmak bile bana bir başka hoş geliyor artık. Ne olur affet beni geçmişimdeki esaretten dolayı. Nasıl olur da seni hayatıma almamışım, doğrusu ne büyük bir aptallık yapmışım. Ey Özgürlük! Kutsal Özgürlük! Onurlu Özgürlük! Seni kalbimin tahtına oturtmak istiyorum. Seni seviyorum, sana muhtacım, aşığım. Ve benliğim sen olmadan boş bir kutu, amaçsız bir yaratık, sarhoş bir avare gibi olmanın acısını öyle bir yaşadı ki… Ta ki seninle karşılaşıncaya kadar, birden içime girdin ve bana insan olduğumu hatırlattın. Güvercinleri sevmeye başladım artık. İlk kez nefes aldığımı hissettim. İlk kez ellerimin, ayaklarımın büyük zirvelere tırmanmak için var olduğunu anladım. Bana kendimi ifade edebilecek sözcükleri benim seçme özgürlüğümün olduğunu hatırlattın. Lütfen otur kalbimin tahtına. Senin yerin özgür yüreğimin en üst tahtıdır. Ben sana aşığım Özgürlük!

Ama bugün seni bir hüzünlü görüyorum, kanadın kırılmış gibi. Keşke seni bu durumdan kurtarabilseydim. Aslında biliyorum senin neden üzüntülü olduğunu, keşke seni kurtarabilseydim onlardan. Keşke seni vahşiliğin nöbetçilerinden, duvarlardan, sınırlardan, zindanlardan ve bunları yapanlardan kurtarabilseydim. Kafesini kırıp aydınlığın temiz, ferahlatıcı ve temiz ortamında seni uçurabilseydim. Ama… Benim de ellerimi kırmışlar müdahale edemiyorum, dilimi koparmışlar konuşamıyorum, gözlerimi çıkarmışlar göremiyorum, ayaklarımı koparmışlar yürüyemiyorum. Yani beni seninle bir görmüşler aramıza ayrılık sokmamışlar
. Doğrusu hüznümüz aynı noktaya bakıyormuş ki acımızın rengi de aynı olmuş… Aynı sözcükleri söylüyoruz ki aynı zindanlarda zulme uğruyoruz. Ne mutlu bize değil mi özgürlük?” İşte bu sözcüklerden oluşan bir haykırışta bulunmak isterdim…

Tüm bu sözcüklerimize bu feryadımıza rağmen gerçek olan şudur ki, toplumsal hayatımızda sadece nutuklarda, mitinglerde yer kaplayan ve kimi zaman da kuru bir slogan haline gelmiş bir özgürlük anlayışımız var. Özgürlüğün hayatımızdaki yeri bu kadar basit olmamalı idi. Yazık çok yazık!
Çünkü böyle bir özgürlüğün önü açıktır(!) ve hiçbir kimsenin böyle bir özgürlükle alıp veremeyeceği bir şey de yoktur. Tıpkı maddi zenginlikleri olmayan ve dolayısı ile düşmanın saldırısından, korkusundan çekinmeyip düşmanın saldırmayacağından emin olan ülke gibidir. Kokusu, tadı, tuzu, özelliği olmayan bir ülke neden saldırıya mazur kalsın ki? Tabi, kokusu, tadı, tuzu olmayan bir özgürlükte düşmanın şerrine karşı rahattır. Yeryüzü böyle bir özgürlük için huzur doludur. Ve kim gelse özgürlüğe saygı gösterir. Çünkü mevcut güçler için kesinlikle zararı olmayan aksine ağızlarında sakız olarak çiğneyebilecekleri bir güç haline gelmiştir. Özgürlük böyle bir noktada halk yığınlarını meşguliyete boğup oyalamak için kullanılabilecek en güzel kelimelerden biridir. Özgürlüğe bir rol verilir ve bu rol her nasıl olursa olsun ve hangi dünya görüşü olursa olsun iş başındaki güç için fayda sağlamaktan başka bir işe de yaramamaktadır.

Ama durun daha tertemiz yüreklerden bahsetmedik. O yürekler ki; her kaldırım taşına ayak bastığında taşların özgürlük diye haykırdığını hisseder. Bir köle gördüğünde yüreğindeki özgürlük aşkı iki katına çıkar biri kendisine diğeri de köleye ait olmak üzere… Doğrusu ne mutlu özgür olana, ne mutlu ki özgürlüğü yaşam biçimi haline getirene ve ne mutlu özgür olmaksızın asla kelimelerini haykırabilenlere…

Tüm bu kanıt ve gerçekler karşısında son olarak söylenecek kelimelere gelince. Özgürlük insan olma bilincini taşıyan, toplumsal sorunlara karşı duyarlı, çağının sorunlarının şuurunda olanların hayatında önemli bir yer kaplamanın yanı sıra değer olarak ta karşılaştırılamayacak kadar kutsal bir kavramdır. Şayet bizler bireyin toplumun bir aynası olduğunu düşünürsek, toplumun özgürlük anlayışının hangi halde olduğunu çok rahat bir şekilde yorumlayabiliriz. Ama karşımıza çıkan veya çıkarılan tüm olumsuzluklara rağmen ciddi anlamda özgürlük direnişimize inanmamız gerekiyor. Bu yolda yalnız da kalabileceğimize, bazen en çok değer verdiğimiz kişinin dahi bizi terk edebileceğine inanarak yola çıkmalıyız. Çünkü Özgürlük asalettir ve asalet yenilgi kabul etmez, bahanelere hiç sığınmaz. Ne mutlu ki özgürlük kavramını anlayabilenlere ve ne mutlu ki yeryüzünün neresinde olursa olsun “Özgür olmaksızın asla” diyebilenlere…

 


Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...

Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Anket

Bingöl'ün Sesi Gazetesi Bingöl haberleri
© Copyright 2017 Bingöl Haber bingölunsesi haber bingöl Gazete . Tüm hakları saklıdır. Bu site bingölun sesi Gazetesi Haber ön muhasebe programı bingöl billboard reklam
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Haberleri
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA
Avrupa Haberleri
Amerika Gündemi
Suriye İç Savaş
BİNGÖL HABERİ
bingöl bilgisayar firmaları
bingöl haberleri
bingöl haber